Derin İttifak
16 Şubat 2012 00:00
Beyan etmiş olduğumuz konular, Müsteşarın ve diğer MİT mensuplarının ifadeye çağrılmasıyla ortaya saçılan bir çok önemli bilgi ve araştırılmaya değer iddialar noktasında çok önemli sorular ve analizlerdi. Bir haftadır konu gündemde, yoğun olarak tartışılan mesele ise, MİT Kanununun 26. Maddesi, Başbakan’ın izni, savcının yetkisi ve ifadeye çağrılanların ifadeye gidip gitmeyecekleri.
Savcının çağrısıyla ortaya saçılan bilgiler, belgeler ve iddialar üzerine konuşan, yazan yok. Halbuki bu bilgiler, belgeler ve iddialar Türkiye’nin toprak bütünlüğüyle ve hukuki yapısıyla ilgiliydi. Ulusalcı, Milliyetçi, Sol, Muhafazakar ve İslamcı cenahların hiçbiri, MİT mensuplarının çağırılmalarına neden olan bilgi, belge ve iddiaları sorgulamadı. Bu çok garip, enteresan ve dikkat çekici bir ittifaktı.
Olaya herkes kendi cephesinden baktı. Kimi cenah, MİT mensuplarının ifadeye çağrılması sonrası çıkan krizi aşmak için, Hükümetin 26. Maddeyi değiştirilmesiyle ilgili yaptığı atraksiyondan Hükümeti vurmaya çalıştı. "MİT mensupları için bu düzenlemeyi yapıyorsunuz, neden aynı kurtarma operasyonunu askerler için yapmıyorsunuz?" diye yakındılar. Muhafazakar ve İslamcı kesimin yazarları, düşünürleri ve basın- yayın organları tam bir teslimiyet içerisindeydi. Onlarda hadisenin 26. Madde tartışmalarına katılmıştı, bilgiler, belgeler, iddialar önemli değildi.
Hükümeti savunma refleksiyle yazılan yazılar, yapılan onlarca haberler yayımlandı muhafazakar ve İslamcı olarak tanımlanan medyanın yayın organlarında. Milliyetçi cepheden de bir tepki yok, sanki herkes bilinçli olarak bir suskunluğa, derin bir uykuya dalmıştı.
Belgelerde ve iddialarda yer alan, inanılması güç ve korkunç bilgiler vardı.
Yeni anayasada Özerk Kürdistan’a imkan sağlanacak,
Öcalan önce ev hapsine çıkarılacak, sonra serbest bırakılacak,
PKK Özerk Kürdistan bölgesinde polislik görevi yapacak,
Bölgeye NATO veya BM’nin müdahalesi sağlanacak.
Bu iddialar, sadece mevcudun küçük bir fer’i. Kimse bu bilgileri sorgulamadı. Nasıl olur, bunlar doğrumudur ? diye sormadı.
Şimdi, sizinle bazı gazete manşetlerini paylaşacağım. Sağının, solunun, muhafazakarının, ulusalcısının ve İslamcısının içinde yer aldığı "derin ittifak"ın manşetlerini sizlerle paylaşacağım.
DERİN MUAMMA- Hakan FİDAN, Emre TANER ve Afet GÜNEŞ’in ifadeye çağrılmasının yol açtığı deprem, dünde artçı şoklarla devam etti... Savcılık; Fidan’ın talimatla ifade vermesini isterken, 4 eski Mit’çi hakkında nöbetçi mahkemeden yakalama kararı çıkartıldı... Kamuoyu; Mit üzerinden hükümete yönelik bir operasyon yürütüldüğüne inanırken, yinede düğmeye kimin, neden bastığını öğrenmek istiyor... Ancak "Derin Muamma” devam ediyor..! (11 Şubat 2012 Cumartesi- Yeni Akit)
İSTİHBARAT DÜELLOSU- Savcılık, Fidan’ın ifadesinin alınması için talimat yazdı, diğer Mit’çiler için ise yakalama kararı çıkarttı. Hükümet Mit Kanunu'nda değişiklikle defansa geçti. (11 Şubat 2012 Cumartesi- Taraf)
HUKUKSUZLUĞA FREN- Mit Müsteşarı Hakan FİDAN'ı hedef alan hukuk skandalına Meclis son verecek. Özel Yetkili Savcılığın bütün tepkilere rağmen Fidan’ın ifadesinin talimatla alınması ve 4 Mit’çi için yakalama kararı çıkartması üzerine, Hükümet yasal düzenleme kararı aldı. Teklife göre Mit mensupları Başbakan'ın izni olmadan Özel Yetkili Savcılar tarafından bile soruşturulamayacak. (11 Şubat 2012 Cumartesi- Star)
MİTÇİLER İÇİN YAKALAMA EMRİ- Savcı Mit Müsteşarı Fidan’ı ifadeye göndermeyen iktidara "Soruşturmayı kendi bildiğim gibi yürüteceğim” mesajı verdi. (11 Şubat 2012 Cumartesi- Sözcü)
FİDAN’A JET KORUMA KALKANI, TÜRKİYE NEFESİNİ TUTTU İZLİYOR- Ak Partililer, Hakan Fidan’ın sorgulanmasını önlemek için Mit yasasında değişiklik teklifi verdi. (11 Şubat 2012 Cumartesi- Milliyet)
RESTLEŞME- Mit’in "Yetkin yok" itirazına karşılık İstanbul Özel Yetkili Savcılığı, Fidan’ın ifadesinin Ankara’da alınmasına karar verdi. 4 Mit’çi için ise yakalama kararı çıkarttı. Gül "Talihsizlik" dedi. (11 Şubat 2012 Cumartesi- Evrensel)
RESTE YASAYLA YANIT- Savcı ve Emniyet Mit’e kalkan olan Erdoğan’a kafa tuttu. İktidar Fidan’a özel yasa çıkarıyor. (11 Şubat 2012 Cumartesi- Cumhuriyet)
Konuyla alakalı manşetler, yazılar ve yorumlar bu çerçevedeydi. Asıl iddialar ve belgeler manşetlerde olması gerekirken, estirilen rüzgar bambaşkaydı. Yapılan yorumlar, yazılan makaleler ve haberler insanın kuşkulanmasına neden oluyordu. Neden kimse bu iddiaları ve belgeleri konuşmuyor ve yazmıyor diye düşünüyor insan, bu garipliği sorguluyor. Skandal sadece MİT ile ilgili değil, bu skandalın bir de KCK boyutu var. Dolayısıyla, Kürt siyasetçiler denilen BDP cephesinin de olaya bakışının önemi artırıyor. İlk açıklama Aysel TUĞLUK’tan geliyor. Tuğluk, zehir zemberek bir açıklama yapıyor. Sert olan açıklama ayını zamanda kuşkuların doğruluğunu destekler nitelikte, aynı zamanda tespitlerimizi de destekler mahiyette.
Tuğluk, "MİT- PKK görüşmeleri biterse iç savaş çıkar" değerlendirmesini yapıyor. Demek ki, MİT- PKK görüşmeleri kendileri açısından olumlu görüşmeler, kendi siyasetlerine uygun, "önderliğin" temel görüşlerine uyumlu ve KCK Sözleşmesiyle paralel görüşmeler. Bu görüşmelerin bitmemesi gerektiğini bu sert ifadelerle belirtiyordu, Aysel TUĞLUK.
Aysel TUĞLUK’u destekler nitelikte, ama daha yumuşak ifadeler kullanan Mardin Bağımsız Milletvekili Ahmet TÜRK’ün Habertürk Kanalında, konuk olduğu programda yaptığı açıklama var.
Ahmet TÜRK, "MİT’in Kürt Sorununun çözümünde samimi olduğunu düşünüyoruz" diyor.
"MİT- PKK İlişkisi ve Savcının Çağrısıyla Ortaya Saçılanlar" başlıklı makalemizde yaptığımız analizi destekler mahiyettedir, Aysel TUĞLUK ve Ahmet TÜRK’ün yaptığı açıklamalar.
MİT Müsteşarının ve mensuplarının ifadeye çağrılması üzerinden çıkan 26. Madde tartışması ve yetki kargaşası mı manşetlerden görülmesi gerekir, yoksa KCK Sözleşmesiyle uyumlu olan, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit ettiği anlaşılan, Yeni Anayasada Güneydoğu Bölgesinin Özerk Kürdistan olacağı ve o bölgede PKK’nın polis olarak görevlendirileceği ve bölgeye NATO veya BM’nin çağırılacağı bilgileri ve iddiaları, yani 9 maddelik mutabakat metni mi manşetlerden görülmesi gerekir?
Eğer 9 maddelik mutabakat metni içeriği bakımından müsteşar ve diğerlerin ifadeye çağırılmasından daha mühimse medyanın, siyasilerin ve akademisyenlerin bu tutumu ne anlama geliyor? Bu derin ittifakın manası nedir?
MİT Kanunu’nda yeni düzenleme Adalet Komisyonundan geçti. En kısa sürede parlamentodan da geçecek, Cumhurbaşkanının huzuruna varacak. Cumhurbaşkanı, bu süreçte Hükümetle paralel bir çizgi izledi, MİT’e sahip çıktı. Çevremizde gelişen olağan üstü siyasi gelişmeleri hatırlatarak, MİT’in bu gelişmelere Türkiye adına müdahil olduğunu alt metin olarak ima ederek "Böyle bir ortamda MİT Müsteşarının ifadeye şüpheli sıfatıyla çağırılmasını" doğru bulmadığını söyledi. Dolayısıyla parlamentodan geçen değişiklik Cumhurbaşkanına sunulduğunda Cumhurbaşkanı, 15 günlük bekleme hakkını kullanmadan, krizin erkenden atlatılması için değişikliği imzalayacaktır. Böylece kriz atlatılmış olacak.
Şimdi ise, 26. Maddede yapılan değişiklik üzerine yeni bir tartışma başladı. Muhalefet liderleri, yapılan değişiklikte ki, "Özel Görevliler" vurgusunu sakıncalı ve tehlikeli buluyor. Bakıldığında, MİT Kanununda ki değişiklikte ifade edilen "Özel Görevliler"in niteliği belli değil. Bu özel görevliler, MİT mensuplarından da olmayabilir. Böylece Başbakan tarafından özel görevle görevlendirilmiş, MİT mensubu olmayan bürokrat ve diğerlerini de kapsar nitelikte. Muhalefetin "Özel Görevliler" endişesine ve itirazlarına katılmamak mümkün değil.
Yine bir cümleye dikkat çekelim. MİT kriziyle ilgili son tartışmanın boyutu yine 26. Madde üzerinden cereyan ediyor. En azından yeni tartışma, bir öncekinden daha faydalı. Ama, Oslo mutabakat metnini ciddi anlamda sorgulayan ve gündeme getiren yok. Bu konu böylece kapanacaktır. Önümüzde ki hafta Türkiye’nin böyle bir gündemi olmayacaktır.
Bir diğer mesele ise, MİT’in görevleri arasında bulunan terör örgütlerine sızma meselesi. Elbette MİT’in böyle bir görevi vardır ve terör örgütlerinin içerisine sızdırılmış MİT ajanları, örgütte ki bir takım faaliyetlere katılmazlık yapamaz, itiraz edemez. Böyle bir hareket onun örgüte sızma amacına da aykırı düşer. Ayrıca, böyle bir hareket onun ya örgütten dışlanmasına veya infazına neden olur. Fakat, örgüt içerinse sızan MİT ajanlarının hareket alanı ne kadardır, görevleri çerçevesinde ne derece rahat hareket edebilirler, bunun bir sınırı var mıdır? Mesela, bombalama eylemi yapılması istenirse bu kişilerden, böyle bir harekette bulunabilirler mi? Kaldı ki, Oslo mutabakat metni olarak ortaya çıkan 9 maddelik belge bu söylediğimizin çok ötesinde. Türkiye’nin bütünlüğüyle ilgili. Zaten her şey ortada. Bu mutabakat metni, bir MİT anlaşmasından öte siyasi bir anlaşmadır. Bu metinin birinci derecede sorumlusu MİT mensupları değil hükümettir. MİT kriziyle ilgili hükümetin göstermiş olduğu reflekste bunun bir kanıtıdır.
Bakın;
Suriye ordusundan ayrılan Albay Hermuş Türkiye’ye sığındı. Kurduğu Özgür Suriye Ordusunu kaldığı Hatay’da ki mülteci kampından yönetti. Fakat, Hatay’da görev yapan MİT mensubu Ö.S. Albay Hermuş’u Suriye Devletine teslim etti.
Resmi görevlilerin, JİTEM’in 1990’lı yılların başlarında yaptıkları çirkinlikler şimdi bir bir ortaya çıkıyor. Dönemin Başbakan’ı, bugün ortaya çıkan o fecaatleri işleyen, Kürt Sorununu bu noktaya getirecek uygulamalarda bulunan, hukuk tanımaz, dış güçlerin piyonu olan bu insanlar için "Vatan için Vuranda Vurulanda Kıymetlidir" diyerek onları savunmuştu. Bugün bizde bu MİT mensupları için aynı şeyi mi söylemeliyiz? Hükümet Tansu ÇİLLER gibi söylemese de tutumuyla onun gibi davranmıştır.
MİT Krizi çıktığında, olayın Hükümet- Cemaat kavgası gibi algılanması için İstanbul Emniyet İstihbarat Şube Müdürü ve Terörle Mücadele Şube Müdürü görevden alındı. Ancak bu hareket, krizin böyle algılanması için yeterli olmadı. Görevden alma, algılara beklenen tesiri yapmayınca birkaç gün sonra bir müdür Ankara Emniyet istihbarat Daire Başkanlığı emrine diğeri ise Emniyet Genel Müdürlüğü Emniyet Komuta Kontrol Merkezi (EKKM) Daire Başkanlığı emrine farklı görevlere atandı. Bu, sonradan bir sürgün gibi değerlendirilse de bir sürgün değildir.
Hakan FİDAN’ın şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırılmasında dış etkilerin olduğu konuşuldu. Eski MİT’çi Prof. Dr. Mahir KAYNAK Milli Gazete’ye verdiği beyanatta, " MİT müsteşarını tasfiye etmek istiyorlar. Diyorlar ki, sen karışma Ortadoğu'ya. Türkiye eskiden olduğu gibi içerde mücadele etsin, dursun diyorlar. Bu operasyon Hakan FİDAN'ın politikasına karşı. Yani Fidan'ın bölgeyi kontrol etmeye çalışması. Bölgesel politikalar istemiyorlar tabi bazı kesimler. Bunun içerisinde İsrail de dahil" ifadelerini kullandı.
Ortadoğu’da yeni bir sistemin kuruluşu söz konusu. Bir yıldır "Arap Baharı" adıyla yaşanan gelişmeler yeni sistemle alakalı. Türkiye, 2002 yılından bu güne kadar hızlı adımlarla Fransız lisizmi’nden anglo sakson laisizmine geçiş yaptı. Çünkü Türkiye’de, 1923 yılından başlamak suretiyle 2004 yılına kadar resmi ideoloji olarak bulunan Fransız laisizmi çökmüştü. Buna mukabil olarak batının desteğiyle ayakta duran diktatörlüklerde Ortadoğu’da çökmüştü. Bu gerçekçilik, sistemin değiştirilmesine neden oldu. 2002 yılından günümüze kadar, Türkiye’nin yaşadığı sessiz devrimi Ortadoğu, "Arap Baharı" projesiyle yaşamaktadır. Zaten Başbakan’ın Mısır ve Libya’da yapmış olduğu laiklik vurgusu, Fransız laisizmi vurgusu değil anglo sakson laisizmi vurgusudur.
Yeni sitemde Türkiye bölgede ağabey rolündedir. Bu rolü tarihi birikimimiz ve coğrafi konumumuz dolayısıyla kendimiz almış değiliz, bilakis sistemin sahipleri tarafından verilmiştir. Ortadoğu’nun son iki yılına baktığınızda, ABD’nin Ortadoğu’da etkisi yavaş yavaş azalmaktadır. ABD’nin etkisinin azaldığı miktarda bizim etkinliğimiz bölgede artmaktadır. Bu çerçevede MİT’in bölgede güçlenmesi, dünyanın en önemli bölgesi olan Ortadoğu üzerinden küresel bir güç olması sanırım hesaplanmış bir gelişmedir. Bunun aksini düşünmek zaten akıllılık değildir. Bu gelişmeleri de göz önünde bulundurduğumuzda yeni sistemin kurucuları, MİT’in Ortadoğu’da ki varlığından neden rahatsız olsunlar?
Hakan FİDAN’ın müsteşar olduğu dönemde, İsrail basınında çıkan haberlere atıfta bulunularak, Netenyahu’nun "Hakan FİDAN İran yanlısı, MİT’in elinde önemli bilgilerimiz var, bu bilgileri İran’a verebilir" sözlerine dayandırılarak Hakan FİDAN’ın istenmediği ifade ediliyor.
Bu konu farklı ve ayrı bir konu, bölgede ki yeni sistemle ilgili bir mevzu. Şunu söylemek istiyorum ki, hilafetin yeniden kurulma çalışmalarının başladığı bir dönemde "One Minute" gibi çıkışlar yapılmasından ve Hakan FİDAN hakkında yapılan yorumlar ve benzeri diğer atraksiyonların olmasından daha doğal ne olabilir? İletişimde tersten çakma denilen bir metot vardır.
Yazımızda Hükümet- Cemaat kavgasına değindik. Fakat bunu biraz daha açmakta fayda var. Hükümet ve cemaat arasında bir kavgadan ziyade bir kırgınlık var. Bunun sebebi, yeni bakanlıkların oluşmasından sonra önemli noktalarda bulunan cemaat mensubu bürokratların açıkta kalması. Fakat, MİT krizini bu kavgaya bağlamak doğru bir analiz değildir.
Cemaat ve Hükümet arasında bir takım sürtüşmeler olabilir, ancak bu sürtüşmeler asla bölgede ki dengeleri etkileyecek bölgesel veya ulusal krizlerin oluşmasına neden olmaz. Hele hele ABD’nin bölgede ki projelerini baltalayacak noktaya asla gelmez/gelemez. Çünkü, hem cemaat hem de Hükümet dünyayı iyi okurlar ve böyle bir gelişmenin kendileri açısından doğuracağı sorunları bilirler.
Bakın, Hakan FİDAN’ın ifadeye çağırılmasını cemaatin Hükümete karşı bir atraksiyonu olarak değerlendirildi. Halbuki, Hakan FİDAN daha MİT Müsteşarı olmadan Fetullah GÜLEN, ABD’de görüştüğü Hüseyin GÜLERCE aracılığıyla, Hakan FİDAN’ın MİT Müsteşarı olmasını Cumhurbaşkanından talep etmişti.
Hakan FİDAN müsteşar olduktan sonra personel alımı konusunda ki icraatları cemaatin hoşuna gidecek biçimdeydi. Peki, cemaat neden Hakan FİDAN üzerinden Hükümetle hesaplaşsın?
Dahası, Uludere olayı olduğunda Taraf yazarı Baransu, istihbaratın MİT’ten geldiğini söyledi. Başbakan, bu sözler üzerine Baransu’ya adeta hakaret etti. Baransu, twitter üzerinden, "Ben eli silahlılardan korkmadım, Kasımpaşalı Tayyip’ten mi korkacağım" açıklamasıyla Başbakana laf çaktı. Grup toplantısında Başbakan Baransu’ya tekrar yüklendi. Konuyla ilgili MİT bir açıklama yaparak "İstihbarat bizden gitmedi" dedi.
Bakın, bundan sonra neler oluyor. Taraf, MİT’in bu açıklamasını ertesi gün manşetine taşıyor ve MİT’e bu kavgada destek vererek Baransu’yu yalnız bırakıyor. Zaten bir gün sonra’da Baransu, Başbakandan özür dilediği bir yazı kaleme alıyor. Peki, Baransu’yu kendi gazetesi neden yalnız bıraktı? Evet, Hükümetle cemaatin arası limoniydi. Fakat, Hükümete MİT üzerinden yüklenmek doğru değildi. Baransu, bunu tespit edememişti. Dolayısıyla Cemaat, MİT üzerinden Başbakana yüklenilmesine müsaade etmemiş, Hakan FİDAN’ı korumuştu.
Dolayısıyla ben, cemaatin MİT karşıtı olduğunu sanmıyorum ve düşünmüyorum. Zaten Hüseyin GÜLERCE, 15.02.2012 tarihli yazısında ifadelerimizi destekler mahiyette cümleler kaleme aldı.
Fetullah GÜLEN’in Başbakanın ameliyatı sonrası verdiği geçmiş olsun mesajı şifrelerle doludur. Fakat, genel olarak analiz ettiğimizde Hükümet- cemaat kavgası bitmiş gibi görünüyor. İlk ameliyatında Fetullah GÜLEN mesaj yayınlamamıştı. Şimdiki mesajında ise, Başbakanın birinci ameliyatına atıfta bulunulmuş. Buda dikkat çekici bir husus.
MİT Müsteşarı ve diğerlerinin şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırılmasından sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının tutumu çok enteresan. MİT Müsteşarını ifadeye çağıran Özel Yetkili Savcı Sadrettin SARIKAYA’dan, "Amirlerini konuyla ilgili bilgilendirmediği" gerekçesiyle Başsavcı vekili Fikret SEÇEN tarafından KCK dosyası alındı.
Akabinde, Başsavcılık MİT Müsteşarı ve diğerlerinin ifadeye çağırılmasıyla ilgili bir açıklama yaptı. Bu açıklama gerçekten tarihi bir açıklamaydı ve MİT’in görevleriyle ilişkilendirilemeyecek konulara ima yoluyla değiniliyordu. Ayrıca, bu açıklamayla Başsavcılık Sarıkaya’ya da sahip çıkmış oluyordu.
Altı maddelik bu açıklamada Başsavcılık şöyle diyordu; "Bu çerçevede, Cumhuriyet Başsavcı Vekilliğimiz yasal zeminle ve yasaların verdiği yetki çerçevesinde adli görevini yürütürken elinde dosya ve soruşturmadan elde edilen delillerle bağlı olup, yapılan her işleme karşı yasal yollara başvurulabileceğini"
Başsavcılık, MİT Müsteşarı başta olmak üzere diğer MİT mensuplarının boş yere çağırılmadığını, elde ki dosya ve deliller çerçevesinde çağırıldığını ifade ediyor. Zaten elde ciddi belge ve delil yoksa, MİT gibi özel ve önemli bir kurumun tepesinde ki insan ifadeye çağırılmaz...
Başsavcılık açıklamasını şu cümlelerle bitiriyor, "Bu soruşturma, Cumhuriyet Başsavcı Vekilliğimizce KCK terör örgütüne yönelik olarak yapılan bir soruşturma sırasında, bazı devlet görevlilerinin kendilerine yürütme organı tarafından verilen görevinin dışına çıkarak hareket ettikleri, bu suretle örgütün eylemlerini gerçekleştirilmesine yardım ettikleri şüphesini doğuracak deliller elde edilmesi nedeniyle başlatılmış olup, sadece bu görevlerin eylemlerine yöneliktir."
Açık bir şekilde görevin dışına çıkmanın varlığı vurgulanıyor. Her ne kadar açıklamada "Bazı devlet görevlilerinin kendilerine yürütme organı tarafından verilen görevinin dışına çıkarak hareket ettikleri" ifadesi kullanılmışsa da hükümetin canhiraş bir şekilde olaya sarılması, kanun değişikliğine gitmesi MİT mensuplarının kendilerine verilen bir kısım görevin dışına çıkmadıklarını anlıyoruz.
Önce dosya elinden alınan savcı Sarıkaya, sonra bu açıklamayla destekleniyordu. Ancak yeni müdahale Ankara’dan geliyor, Savcı Sarıkaya’ya HSYK soruşturma başlatıyor.
Kaynak : rizeolay.com
Yorum Ekleyin












